Saturday, October 19, 2013

Sosyo-Ekonomik Boyutuyla Kürt Sorunu

Sosyo-Ekonomik Boyutuyla Kürt Sorunu

*Published in the book "Türkiye'de Kürtler- Barış Süreci için Temel Gereksinimler", Heinrich Böll Stiftung Association, İstanbul, March 2008

Bölgenin sosyo-ekonomik durumuyla ilgili üç noktaya açıklık getirmek istiyorum. Birincisi, Bölgenin şu an Türkiye’nin en az gelişmiş illerinden oluşuyor olmasını aslında tarihsel bir perspektif içinde ele almak gerekiyor. Ne yazık ki öyle bir ayrıntıya girecek zamanım yok. Ancak bu konuda 2 vurgu yapmak isterim. İlki uluslararası dinamikler sonucu, Ortadoğu’da büyük güçlerin oynadığı roller, savaşlar..vs. nedeniyle bulunduğumuz Bölgenin tarih içinde değişen ekonomik konumu. Bir diğeri ise, Cumhuriyetin kuruluşunu takiben Türkiye’nin gelişme modelinin merkezin gelişmesine yönelik olduğu. Bunun sonucu olarak da taşranın geri planda kalarak gelişme ivmesini kaybetmesi. Kısaca söylemek gerekirse, örneğin, Osmanlı döneminde Diyarbakır Bölgenin ekonomik, kültürel ve bilim merkezi. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet’in ilk Genel Nüfus Sayımı verilerine göre, Diyarbakır toplam sanayi istihdamı açısından, İstanbul ve Bursa’dan sonra Türkiye’nin 3. büyük kenti. 1972 DPT verilerine göre, Cumhuriyet’in ilk elli yılı sonunda sanayi üretimi açısından 27. sıraya gerileyen Diyarbakır, 2000 yılı itibariyle Türkiye’nin 81 ili içerisinde 54. sıraya kadar gerilemiştir.

İkinci önemli nokta ise yine tarihsel kökenleri olan bir konu. Genel olarak Kürt sorunu olarak adlandırabiliriz. Ayrıntıya girmiyorum zaten iki gün boyunca bu konu konuşuldu. Benim söylemek istediğim, Kürt sorunu nedeniyle, bir yandan Bölgedeki kaynaklar yok edilirken, diğer yandan da Bölgeye kaynak verilmediğini görüyoruz.

Üçüncü olarak yapmak istediğim vurgu şu: 1980’lerden başlayarak Türkiye’nin uyguladığı neo-liberal politikalar, özellikle tarım ve hayvancılığı çok hızlı bir biçimde dönüştürmektedir. Bu dönüşüm farklı biçimlerde Türkiye’nin her bölgesinde hissedilmektedir. Ancak bu Bölgenin ekonomisi yoğunlukla tarım ve hayvancılığa dayandığı için bu dönüşümün olumsuz etkileri en çok Bölgemizde hissedilmektedir. Bu dönüşümden olumsuz etkilenen kesimler için destek politikaları ise ya yoktur ya da varolan uygulamalar küçük köylüyü ve de küçük işletmeleri koruyamamaktadır.
Bu üç dinamik, yani içinde bulunduğumuz Bölge’nin uluslararası konumundan kaynaklanan sorunlar, Kürt sorunundan kaynaklanan sorunlar ile küreselleşme sürecinden kaynaklanan sorunlar maalesef üstüste binerek Bölgenin durumunu gittikçe ağırlaştırmıştır ve durum iyiye değil kötüye gitmektedir.

Bu toplantının konusu nedeniyle, güncel konulara ışık tutmamız gerektiği için ben yakın bir tarihe gelip, konuşmama oradan devam edeceğim. Öncelikle Bölgedeki mevcut sosyo-ekonomik yapıya ilişkin çok genel bir resim çizmeye çalışacağım, detaylı verilere girmeyeceğim. Öte yandan, veriler olmadan da, çıplak gözle bile bu Bölge’deki kentleri dolaşan biri, Bölgenin durumunu, sokakta çalışan çocukların, kahvehanelerin..vs. çokluğundan,  rahatlıkla anlayabilir.

-          Bu Bölgeye ne yapıldı?

Şu ana kadar devletin bu bölgesel eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik Bölgeye kalkınma adına yaptığı en önemli proje GAP projesidir. GAP projesindeki gerçekleşmelere baktığımız zaman enerji ile ilgili yatırımların gerçekleşme oranı %95 iken, sulama yatırımlardaki oran ise halen %15‘ler civarındadır. Yani GAP projesinde, Bölgeye asıl faydası olacak sulu tarımın yaygılaştırılması için gerekli yatırımlar ikinci plana itilmiş, enerjiye öncelik verilmiştir. Enerji üretiminden de Bölge yeterince yararlanmamaktadır.

Türkiye’de en son yapılan ve 2007-2013 dönemini kapsayan 9. Kalkınma Planı’nda da  bölgelerarası eşitsizliği gidermeye yönelik bir çaba olmadığı da görülmektedir.

AB sürecinde Bölge’nin durumuna bakacak olursak, özellikle 90’lardan sonra bu sürecin hızlanması, kırsal alan için temel 3 önemli girdi olan akaryakıt, gübre ve tohum fiyatlarının artması ile kırsaldaki sıkıntılar daha da artmaya başlamıştır. Girdilerdeki bu artışa karşılık, ürün fiyatları sabit kalmakta ya da düşmektedir. Bu da  küçük çiftçileri rekabet edemez hale getiriyor. Bir yandan bu gelişmeler olurken diğer yandan da bu olumsuz gidişatı engellemek adına devlet DGD ya da teşvik primi vermektedir.  Örneğin, pamuğa verilen teşvik primi sonucu sulu alanların %90’ına pamuk ekimi tercih edilmektedir. Teşvik bittiği an pamuk üreticilerinin çoğu çok zor durumda kalacaktır, çünkü çoğu üretici sadece teşvik priminden dolayı pamuk ekimine devam etmektedir. Bugün Türkiye’de DSİ dahi sulamayı pamuk ekimine göre ayarlamaktadır. Aslında pamuk tarımı toprağın uzun vadeli kullanımını oldukça olumsuz etkilemektedir. Teşvik sisteminin yanlışlığı ürün çeşitlenmesini engellemektedir.

Bölgede kırsal duruma genel olarak bakacak olursak: Tarım ve hayvancılık çok gerilemiş durumda. (Ergani Akser süt örneği). Eskiden kendi toprağını eken, hayvancılık yapan köylüler gittikçe artan oranda mevsimlik işçilikle geçinir durumdalar. 

Kalkınma Merkezi’nin Diyarbakır-Karacadağ köylerinde yaptığı araştırma şunu göstermektedir: Ailelerin çok önemli bir oranı artık kırsal alandaki faaliyetleriyle geçinememekte, çocuklarını büyük kentlere inşaat işçiliğine ya da çöp toplamaya göndermektedir. İl içinden ve köylerden Kuzey Irak’a işçi olarak gitmek de yaygınlaşmaya başlamıştır.

Yine kırsal alanda adaletsiz toprak dağılımı ve bunun sonucu adaletsiz gelir dağılımı da ciddi bir sorundur. Bölge nüfusunun yüzde 70’i tarım sektöründe yaşadığı halde, topraktaki mülkiyet dağılımı son derece adaletsizdir. Kırsaldaki bu durum hem gelir hem karar alma süreçlerinde bağımlılık ilişkileri yaratmaktadır. Toprak dağılımı konusu  ciddi bir konudur ve maalesef Kürtleri temsil eden partiler de dahil olmak üzere hiçbir parti ya da STK  tarafından bu konu yeterince tartışılmamıştır.

Bölgedeki sanayi teşvik sistemine bakacak olursak, maalesef alınmış teşvik belgelerinin ne kadarının gerçekleştirilmiş olduğu hakkında elde veri mevcut değildir. Ancak hangi ile veya bölgeye kaç teşvik belgesi verildiği ve bu yapılacak yatırımların bazı bilgilerini içeren istatistiki bilgilere ulaşılabiliyor. Hem teşvik belge sayısı hem de bu yatırımlar için öngörülen sabit yatırım tutarı  toplamı açısından baktığımızda Doğu Anadolu son sırada yer almakta onu Güneydoğu Anadolu takip etmektedir. Burada mevcut teşviklerin yetersizliğini de vurgulamadan geçemeyeceğim. 

Sosyo-ekonomik gelişme için eğitim alanı tabii ki çok önemlidir. Peki eğitimdeki durumumuz nedir?

Diyarbakır Milli Eğitim Müdürlüğü 2007 yılı verilerine Diyarbakır’da okuma yazma bilmiyen nüfus %30. Erkeklerin %16’sı, kadınların ise %44’ü okuma yazma bilmiyor. 

Yine, Diyarbakır’da ilköğretimde ortalama sınıf mevcudu 53 kişi, kent merkezlerinde bu 65’e çıkabiliyor.

Okula başlayan her 4 öğrenciden ancak 1’i ilköğrenimini tamamlayabiliyor. Diyarbakır Türkiye’de okuldan kayıt sildirmenin en fazla olduğu il durumunda. (2 ay önce ilkokul öğretmenleri ile konuya ilişkin yapılan toplantıda öğretmenler bir öğrenci kayıt sildirdiğinde nedenlerinin üzerinde durmak yerine ‘oh! Sınıf bir kişi  daha rahatladı’ diye düşünüyoruz demişlerdir.)

Tüm bunlar şunu açıkça ortaya koyuyor, Bölgede devletin eğitimle ilgili yatırımı son derece yetersiz.  Haydi Kızlar Okula kampanyaları yapılırken bir yandan da okulların inşa edilmesi, yeterli sayıda ve nitelikli öğretmenlerin tayin edilmesi, öğrencilere eğitim materyallerinin sağlanması gibi devletin sorumluluğunda olan işlerin yapılması gerekir. Bazen basında Bölgedeki eğitim sorunu, sadece töre ya da çatışma nedeniyle insanların çocuklarını okula  göndermemelerinden kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor. Halbuki, Bölgedeki okullar yetersiz, öğretmenler eksik, eğitimin niteliği düşük…..vs. Tüm bunlar Bölgede eğitimden beklentiyi de düşürmekte ve 8 yıllık eğitimden sonra insanların çocuklarını okula göndermemesine de neden olmaktadır.

Tüm bunların sonucu olarak Bölgede had safhada yoksulluk ve işsizlik mevcuttur. Bölge’de özellikle 1980 sonrasında işsizliğin ve yoksulluğun kalıcı, sürekli ve yaygın bir boyut kazandığını görmekteyiz. Bu Bölgede yaşanan yoksulluğun, ülkenin diğer yerlerinde karşı karşıya kalınan yoksulluktan çok daha derindir. En iyimser tahminle Bölgede ikamet eden nüfusun %60’ının yoksulluk sınırı altında yaşandığı söylenmektedir. Diyarbakır Valiliğinden geçen hafta aldığım verilere göre sadece Diyarbakır’da 617.000 Yeşil Kart sahibi vardır, bu Diyarbakır nüfusunun %41’ini tekabül ediyor. Türkiye genelinde ise ortalama 13 milyon yeşil kart sahibi olan  var (TC. nüfusunun %20’si).

Diyarbakır’da, resmi verilere göre, işsizlik oranı %14.6 (2005 yılı), Türkiye ortalamasının (%12.2, 2006 yılı) üzerinde. Gayrıresmi verilere göre ise %60lara ulaşmakta.

Bu yoksulluk ve işsizlik durumunu yaratan önemli nedenlerden biri de çatışma  ortamı ve zorunlu göçtür. Son 20 yıldır bu bölgede bir çatışma ortamı var. 1984’te başlayan bu çatışma ortamı 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin kurulması ile dönüm noktasına ulaşmış, yaklaşık 15 yıl süren OHAL uygulaması dönemi faili meçhuller, yargısız infazlar, kitlesel gözaltılar ve ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kayda geçmiştir. Bölge nüfusunun %70’e yakınının gençlerden oluştuğunu düşünürsek, bugün Güneydoğu’da yaşayan nüfusun çoğunluğunun bu çatışma ortamı sırasında doğmuş  ve tüm yaşamları boyunca bir şekilde çatışma ortamından etkilenmiş bir nüfus olduğunu söyleyebiliriz.

Yoğunlukla 1990-95 arası yaşanan zorunlu göç, bu çatışma ortamının koşullarını daha da zorlaştırmıştır. Zorunlu göçten resmi rakamlara göre 953.680 kişi, sivil toplum örgütlerine göre ise 1,5-3 milyon arasında bir nüfus etkilenmiştir. Zorunlu göçle ülke geneline yayılmış olan nüfusun büyük çoğunluğu gittikleri kentte hiçbir kamusal destek görmedikleri için büyük zorluklarla karşılaşmışlar, yerleştikleri gecekondu mahallelerinde toplumun dışına itilmişlerdir. Zorunlu göç mağdurlarında aidiyet duygusu çökmüş, zaten zayıf olan vatandaş – devlet ilişkisi giderek kopma noktasına gelmiştir. Zorunlu göçün üzerinden yaklaşık 15 yıl geçmesine rağmen, tüm bu süre zarfında ne Bölge’nin kentlerinde ne de diğer Batı kentlerinde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının yaşam düzeylerini yükseltmek için kamunun uyguladığı ciddi bir program bulunmamaktadır. Zorunlu göçten yaklaşık 14 yıl sonra Mart 2004 tarihinde Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun çıkarılmıştır. Bu yasanın uygulanmasında da büyük sorunlar yaşanmıştır. Örneğin Diyarbakır’da Mart 2007 itibari ile 45.000 başvurudan sadece 7.650 ‘si yani %17si sonuçlanabilmiştir (kaynak: Diyarbakır Valiliği). Bir diğer uygulama da 1999 yılında başlatılan ‘Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesidir’. Bu proje kapsamında köylerine dönmek için valiliğe başvuranlar, dönüşle ilgili güvenlik engelleri olmadığı takdirde, evleri yapabilmek için inşaat malzemesi veya küçükbaş hayvan, arı kovanı gibi ayni yardımlar alabiliyor. Ancak devlet sadece güvenli ilan ettiği köylere dönüş izni verdiği için, bu proje kapsamında kalıcı olarak köylerine dönenlerin sayısı oldukça azdır .Tüm bunlar da  Devletin bu programının göstermelik olduğunu ve daha çok uluslararası baskılara cevap vermek için oluşturulduğu izlenimini vermektedir.

Bir zorunlu göç mağduru bize şöyle demişti:  ‘ Devlet biz yokmuşuz gibi davrandı’ . Maalesef  bu davranış biçimi çoğunlukla devam etmekte.

Sonuç olarak, zorunlu göç mağdurları eğitimsizliğe, işsizliğe mahkum edilmişlerdir; ne köylerine dönebilmekte, ne de kentlerde tutunabilmelerine olanak sağlanmaktadır.

Bu çatışma ortamı ve zorunlu göç Bölgedeki mevcut üretim alanlarını tahrip etmiş, meralar, köyler yakılmış, kırsaldaki üretim neredeyse durma noktasına gelmiş, kentlere akın eden bu nüfus ise kentlerde işsiz kalmıştır. İş bulabilenler ise sosyal güvencesi bulunmayan işlerde ve insani olmayan koşullarda çalışmaktadır.

Tüm bu tablo Bölge halkında geleceğe yönelik beklentileri de kötüleştirmiştir. Yine Yerel Gündem 21’in 5.706 hane üzerinde yaptığı araştırmaya dönersek, burada gelecekten beklenti ile ilgili sorulan soruya   nüfusun % 50.8 “hiç birşey değişmeyecek” yanıtını vermiş olduğunu görüyoruz, % 25 ise “daha kötü olacak” yanıtını vermiştir.

Bu da şunu göstermektedir ki Bölge halkı gelecekten umutsuzdur.

Tüm bu olumsuz tablodan sonra bu Bölgede neler yapılabilire baktığımızda, hemen şunu söylemeliyim ki burada size reçeteler veremeyeceğim. Bölgenin sosyo-ekonomik gelişmişlik konusu maalesef bugüne kadar konuşulan ama derinlemesine analizler yapılmamış bir konu olmuştur. Bugüne kadar hiçbir politik parti ve hükümet Bölgenin sosyo-ekonomik sorunlarını çözmeye yönelik ciddi bir politika geliştirmemiştir. Kürt partiler de daha çok politik  taleplere odaklanmış, bu sorunu göz ardı etmişlerdir. Ben de burada sizlere Bölgede neler yapılabileceğine dair  genel bir çerçeve sunabilirim:

İlk olarak, Bölge’nin sosyo-ekonomik düzeyinin yükseltilmesi için merkezi yönetimin, yani hükümetin niyet ve kararlılığının olması gerekir. Geçmiş hükümetlerin hiçbirinde böyle bir niyet ve kararlılık olmamıştır. Umarız bu seferkinde olur. Niyet ve kararlılığın yanısıra Bölgedeki aktörlerle (sanayici, köylü, yerel yönetim gibi) işbirliği yapılması gerekir. Bölgenin özgül koşulları iyi tahlil edilmeden, yukarıdan aşağıya, merkezden yapılan değişiklikler genellikle başarısız sonuçlara yol açmaktadır.

İkinci olarak, Bölgenin gittikçe kötüleşen ekonomik durumunun iyileşme rayına oturtulabilmesi birkaç ufak değişiklikle başarılabilecek birşey değildir. Örneğin, sadece sanayi teşviklerinde Bölge’ye ayrıcalık tanıyarak sermaye çekilebileceğini düşünmek hayalperestlik olur. Çatışma ortamının sona erdirilmesi, altyapı sorunlarının çözülmesi, kalifiye işgücü yetiştirmek, çevre ülkeler ile ticaretin artırılması için altyapı, ulaşım, sınır kapılarının modernizasyonu, tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi gibi birçok alanda paralel dönüşümler gereklidir.

Üçüncü önemli nokta, Bölge nüfusunun geçimini sağlamak amacıyla atıl duran Bölge kaynaklarının üretime sokulması öncelik arzetmelidir. Bir Bölge nüfusu başka illere mevsimlik işçiliğe giderek daha ne kadar yaşayabilir? İnsanların büyük bir çoğunluğu kendi topraklarını ekerek kendi topraklarında yaşamak ister. Bunun koşulları yaratılmalıdır. Bölge verimli toprak, su, maden ..vs. gibi birçok kaynağa sahiptir, önemli olan bu kaynakların üretime sokulmasıdır.

Dördüncü önemli nokta altyapıdır. Altyapının olmadığı yere yatırım gelmez. Elektrik, su, yol …bunlar çok önemli. OSB’lerin altyapısı yatırımcı açısından önemli. Diyarbakır OSB’de günde birkaç kez elektrik kesintisi olabilmektedir. Yine KÖYDES kapsamında her köye su  götürülmekte, ancak köylere gittiğimizde  gerek şebeke sisteminden, gerek işletimden veya mütahhitin işi eksik yapmasından dolayı suyun kullanımında veya suya ulaşımda birçok sıkıntı olduğunu görmekteyiz.

Son olarak beşeri sermaye çok önemli. Örneğin Diyarbakır GİDEM ofisine iş başvurusundan çok, kalifiye eleman sıkıntısı çeken işverenler başvuruyor. Bir yandan çok yüksek boyutlarda işsizlik var, diğer yandan ise kalifiye eleman açığı mevcut. Burada da mesleki eğitimin önemi ortaya çıkıyor. Bu alanda önemli olan mesleki eğitimin sanayinin gereksinmelerine uygun şekilde yapılmasıdır.

Ben, bu sınırlı zamanda size ancak birkaç öneride bulunabildim. Tabii ki bu konu çok boyutlu bir şekilde ele alınmalı ve bütüncül bir yaklaşım benimsenmelidir. Kısacası, tek tek birtakım kısmi müdahalelerle Bölgeyi bir gelişme ivmesine sokmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. En ayrıcalıklı teşvikleri versek bile, söz ettiğim gibi topyekün bir dönüşüm içine girilmedikçe istediğimiz sonuçları alamayız. Ancak, daha önce de söylediğim gibi burada en öncelikli nokta hükümetin niyet ve kararlılığı ve bunu Bölgeyle işbirliği içinde yapmasıdır.  



No comments:

Post a Comment