Monday, October 7, 2013

KÜRDİSTAN'DAN İZLENİMLER


Güney Kürdistan’da İlk Gün
Uzun yıllardır görmek için sabırsızlandığım Güney Kürdistan’dayım sonunda. Gece konakladığımız Divan otele geçiyorum, otelin lüks ve ihtişamı beni şaşırtıyor. Sabah eski birkaç dostu ziyaretle programımıza başlıyoruz. Otelin bulunduğu  mevkide oldukça şık ve lüks villalardan oluşan siteler görüyorum. Royal Village, British Village…gibi isimleri olan sitelerdeki bu villalar hem konut hem işyeri olarak kullanılıyorlar. Yakın bir dostumu görmeye gittiğim British Village’da Ernst&Young, Deloitte gibi dünyaca ünlü birçok firmayı görüyorum.
Hayatımda görmediğim kadar lüks araba var, çoğunluğu devasa jeepler. Bizi gezdiren arkadaşımız Kürdistan’da araçlardan vergi alınmadığı için  araçların ucuz olduğunu belirtiyor. Benzin de çok ucuz olduğu için herkesin genelde arabası var. Kimi evlerde 4-5 jeep olduğunu söylüyorlar. Biz de 20 dolara arabamızın deposunu dolduruyoruz.  Boş otobüs duraklarını görüyorum. Mihmandarımız toplu taşımanın denendiğini ancak benzin ve dolayısıyla taksilerin de çok ucuz olmasından dolayı toplu taşımanın tutmadığını ve kaldırıldığını, sadece boş durakların kaldığını belirtiyor.
Erbil’in kaldığımız Bölgesi Körfez ülkelerini andırıyor. Çok şık oteller yükseliyor, caddeler tertemiz ve geniş, şık alışveriş merkezleri ve Costa Rica Cafe…gibi renkli kafeler mevcut. Türkiye’deki markaların çoğunluğu burada var. Tüm bu yolları, otelleri, alışveriş merkezlerini Türk inşaat firmaları yapıyor. Otelde çalışanlar Kürtçe’nin yanısıra İngilizce ve genelde Türkçe biliyorlar. Otelin içinde kurulan Beymen’in satışlarının çok yüksek olduğunu öğreniyorum.
Erbil koca bir inşaat halinde. Her yerde otel ve alışveriş merkezleri yapılıyor. Bir de bol müze yapılıyor. Eski Erbil yönünde ilerliyoruz, Erbil’in ünlü kalesi de tadilatta. Hava fazla ısınınca yolda Trabzonlu olduğunu öğrendiğimiz bir satıcıdan şapka alıyoruz. Trabzonlu Ahmet Erbil’de yaşamaktan duyduğu memnuniyeti anlatıyor. Erbil’in ünlü Kayseri Çarşısı da tadilatta, şık ipek ve kadife kumaşlar parlıyor. Ancak fiyatları söylenildiği gibi ucuz değil. Akşamüzeri gittiğimiz Family Mall adındaki alışveriş merkezinde bulunan Mado’da birşeyler atıştırıyorum. Özellikle teknolojik aletlerde ciddi bir fiyat farkı var Türkiye ile. Türkiye’den çok daha ucuz. Yine teknolojiyi bizden daha sıkı takip ediyorlar, Ipad 2 arıyorum oğluma ama bulamıyorum. Bırakın Ipad 2’yi, Ipad 3 bile yok, çünkü her yerde Ipad 4 satılıyor!
Hiç dilenci görmüyorum. Oldukça kalabalık olan eski Erbil bölümü ve çarşıda cam dolapların içinde sokakta para bozduran dövizcileri görüyorum. Bir kasa doları öyle bırakıp yemek yemeye gidebiliyorlar. Mihmandarımız burada hiç hırsızlık olmadığını söylüyor. Yine yoksul olmakla birlikte bizim anladığımız anlamda aç kimsenin olmadığını öğreniyorum. Herkese devlet maaş bağlıyor, ve gıdayı da devlet her eve veriyor. Yine birçok aileye ev ve araziyi de devlet veriyor.
Akşam Rotanda denilen Lübnan restoranına davetliyiz. Restoran çok şık, Arap bir sanatçı Lübnan müziğinin güzel örneklerini sergiliyor. İçeri giren oldukça şık kadınlar ve erkekler muhteşem yemeklerin yanında şaraplarını yudumluyorlar. Herkes bize iş için mi Kürdistan’da olduğumuzu soruyor, sadece gezmek ve Kürdistan’ı tanımak deyince afallıyorlar. İnsanların Kürdistan’a daha çok iş için geldiğini söylüyorlar. Sonunda Kürdistanlı bir işadamı “Nurcan Hanım, bence siz Kürdistan’ın ilk turistlerisiniz” diyerek kahkahayı basıyor.
Ben Kürdistan’ın ilk turisti olarak programımı anlatıyorum, Halepçe’ye gideceğim, Barzan katliamının yaşandığı Bölgelere gideceğim, Molla Mustafa Barzani’nin mezarına gideceğim, Enfal katliam kurbanların kabristanlarına gideceğim, savaşın ilk başladığı yerlere gideceğim, İran sınırına gideceğim, Süleymaniye, Şaklava, Ravanduz, Duhok, Mahmur… gibi listem uzun. Kürdistan’ı baştan aşağı gezeceğimi söylüyorum. Masadaki Türk ve Kürt işadamları biraz şaşkın. Birçoğu buralara gitmediklerini söylüyorlar. Halepçe’de halen gazın etkisi olduğu için hamile isem gitmemem konusunda uyarıyorlar.
Ertesi sabah erkenden, şık ve zengin Erbil’den çıkarak başlıyorum Kürdistan’ı gezmeye.

Kürdistan’da Renkli Seçim
Erbil’in içinde olduğu gibi dışında ve yolların hepsinde farklı partilerin bayrakları yolları süslüyor. 21 Eylül’de Kürdistan’da parlamento seçimleri  var. Seçime birçok parti giriyor. Seçimlere katılacak tüm siyasi partiler Kürdistan Demokrat Partisi, Kürdistan Yurtseverler Birliği, Goran Hareketi, Kürdistan İslami Partisi ve diğerleri seçim kampanyasını aktif şekilde yürütüyorlar. Tüm partiler ve adaylar eşit haklara sahipler. Tüm Erbil ve hatta tüm Kürdistan en ücra köy ve kasabalara kadar seçim afişleri, adayların resimleri ve renk renk bayraklarla dolu. Sarı Barzani’nin, Yeşil Talabani’nin, Mor Goran partisinin, turuncu bayraklar İslam partisinin bayrakları. Erkek adayların yanı sıra kadın adayların resimleri de tüm Kürdistan sokaklarını süslüyor. Parlamento’da %25 kadın kotası olduğunu, şuan ki temsiliyetin %33 civarında olduğunu öğreniyorum. Erbil’den doğuya Süleymaniye’ye doğru gittikçe kadın adayların resimleri farklılaşıyor, başı açık kadın adaylar duvarları süslemeye başlıyor. Erbil ve civarında daha çok Barzani’nin KDP’sinin bayrakları yollarda yoğunken, Erbil’den doğuya KYB ve Goran Hareketinin bayrakları artıyor. Doğuya doğru komünist partinin çekiç oraklı bayrakları yoğunlaşıyor, Arap harflerini çekiç orakla yan yana bir bayrak üzerinde görmek oldukça ilginç. Bölgesel Seçim Komisyonu seçim öncesi kampanyanın şeffaf ve demokratik olmasını sağlamak için elinden geleni yapıyor. Her kesimin parlamentoda temsil hakkı var. Seçim dönemi tüm partiler hükümetten destek ve para alıyor. Birkaç ay önce Bağdat’tan 250 Ermeni ailenin Erbil’e yerleştiğini ve bu nedenle parlamentoda hemen Ermeni kotası açıldığını öğreniyorum. “Bir gün inşallah Türkiye’de de olur” diye aklımdan geçiyor. Barzani Bölgesinde Talabani bayraklı araba ve evler görürken, Talabani Bölgesinde de Barzani bayraklı ev ve arabalar görebiliyorum. PKK ve Öcalan bayrağı hiç görmüyorum. Sadece Halepçe’ye giderken geçtiğim Said Sıddık kasabasında tek bir evde Öcalan bayrağının dalgalandığını gözlemliyorum.
Yollarda sık sık kontroller var. Kerkük’ten geçmemiz gerekiyor, bu eski peşmerge olan şoförümüz Hasan’ı çok rahatsız ediyor. Kerkük girişindeki kontrol diğerlerinden farklı, buradaki kontrollerde Türkmenlerin yanı sıra MİT’in de olduğunu söylüyorlar. Arabadan indiriliyoruz, detaylı bir sorgudan geçiyoruz, Kerkük’e girmeyeceğimizi, sadece Halepçe’ye gitmek için Kerkük’ten geçtiğimizi anlatıyoruz. Bizi sorgulayan kadın yerel kıyafetli bir Kürt, harika yüzükleri var, çok beğeniyorum, bana hediye etmek istiyor. Şoförümüz bu şehir çok tehlikeli, hep bomba patlıyor, kimin ne olduğu bu şehirde belli değil, akşam dönüşte dağlardan dönelim, Kerkük yolunu kullanmayalım deyip duruyor. Çok korktuğunu gözlemleyince, akşam uzak olan dağ yollarından  dönmeye karar veriyoruz.
Kerkük’te hiç ağaç görmüyorum. Şehrin üzerinde koca bir toz bulutu var, gökyüzü garip bir kırmızıya çalıyor. Petrol rafinerilerinden çıkan ateşleri görüyoruz, onlar sürekli yanıyor Kerkük’te. Kerkük bu kadar petrol ve maden zenginliğine rağmen çok yoksul görünüyor, evlerin çoğu yığma kerpiç, hiç durmadan kırmızı Kerkük’ten çıkıyoruz.
Süleymaniye eski ve büyük bir şehir, KYB hakim görünüyor. Kadınları sokakta daha yoğun görüyorum, oldukça rahat giyiniyorlar. Süleymaniye’de yoğun trafikten dolayı  şehirden çıkmak hiç kolay olmuyor. Oldukça kalabalık ve güzel bir şehir. Burası niye başkent değil diye düşünüyorum. Şoförümüz buranın çok doğuda ve sınıra yakın olduğunu, Kürdistan’ın diğer bölgelerinden uzak olduğunu, o nedenle stratejik olarak Erbil’in başkent yapıldığını söylüyor.
Süleymaniye’den sonra geçtiğimiz Arbat da canlı bir yer. Komünist partinin bayrakları Arbat’ta daha yoğun.  En ücra kasabalara kadar giren bazı Türk markaları var. Merinos, Bellona, İstikbal ve Antep kökenli Zer Yağ tüm yol boyunca geçtiğim yerleşim birimlerinde mevcut. Kürdistan’da neredeyse her şeyin dışarıdan ithal edildiğini öğreniyorum.
Kürdistan’da sokaklarda çok az insan var. İnsanlar genelde evlerinin içinde ya da alışveriş merkezlerinde. Sokak ve caddelerin bu ıssızlığı doğuya gittikçe artıyor. Yoğun araç trafiği ve kontroller arasında İran sınırına doğru iletiliyoruz. Sokakta tek tük insan görmeye başladığımız bir kasabaya daha giriyorum. İşte burası  Halepçe diyorlar.

Hey Gidi Dünya!
Halepçe küçük bir kasaba. Dağların arasında, sanki ondan sonra yol yok izlenimi veriyor, sanki son durak. Dışarıda az sayıda insan var, öğlen arası olduğu için bakkalların da çoğu kapalı. Yıkık evler var ama fazla değil, genel olarak toparlanmış görünüyor, gri ve beyazın dışında özellikle rengarenk boyandığı belli olan birkaç ev görüyorum. Önce Halepçe müzesine gidiyoruz. Ancak tüm Kürdistan olduğu gibi bu müze de tadilatta. Bari bahçesine girelim diye güvenlikle konuşuyoruz, “yasak” diyor. Ta Amed’den Halepçe’yi görmeye geldiğimizi anlatıyoruz. Güvenlik bayağı şaşkınlık yaşıyor. Amed’den gelmiş olmanın hatırına bize izin veriliyor, müze ve toplu mezara giriyoruz. Göğe yükselen bir el şeklinde yapılan binadan dağların arasındaki bu şehre tekrar bakıyorum. Ah Halepçe vah Halepçe!
1988’de 5000 kişinin öldüğü 7000 kişinin yaralandığı Halepçe katliamından sonra kalanların çoğu kanser oluyor, son yıllarda kanser vakaları azalmaya başlamış. Müzeden çıkıp katliam mağdurlarının kabristanına gideceğiz. Şoförümüz Kürdistan’daki Kürtler’in çoğunluğu gibi Halepçe’yi pek bilmiyor. Okula giden kız öğrenciler yollarda. Başları genelde açık, dizde bir gri etek ve beyaz külotlu çorap giymişler. Bu kızlardan birine soruyoruz Halepçe mezarlığının yolunu. Birkaç yanlış yol denemesinden sonra kabristanı buluyoruz.
Mezarlığın girişinde “Baas partisi üyeleri bu mezarlığa giremezler” yazıyor. Mezarlıkta toplu ve tek tek mezarların olduğu bölümler var. 1500, 450, 150…gibi kişinin beraber gömüldüğü toplu mezarların yanında kimyasal füzelerden kalan parçalar sergileniyor “bizi bu öldürdü” der gibi.
Her toplu mezarın üzerinde Kürdistan bayrağı var. Toplu mezarların yanı sıra, tek tek yapılan mezarlara da uğruyoruz. Bu bölümde ellerini duaya açmış yüzü olmayan bir kadın heykeli karşılıyor bizi. Tüm mezarlarda  birer Fatiha okuyoruz. Bizim dışımızda mezarlığı gezen bir kişi daha var. Fransa’dan gelen bir yönetmen olduğunu öğreniyorum. Hükümet Enfal katliamlarının duyurulması için ünlü yönetmenleri Avrupa’dan çağırıp onlara filmler yaptırıyor, yine birçok yerde anıtlar inşa ediliyor. Mezarlık fazla bakımlı değil, bu bizi üzüyor, anladığım kadarıyla Halepçe 1988’den beri daha yeni yeni kendine geliyor. Halepçe’de özürlü doğum oranının Nagazaki ve Hiroşima’dan 4-5 kat daha fazla olduğunu öğreniyorum. Bir sürü sakat çocuk görüyorum, gözlerde derin bir hüzün var. İnsanların kimyasal silaha nasıl yakalandığını anlatıyorlar. Bir kadın çocuklarına havuç doğrarken ölüyor, bir çocuk anasının sütünü emerken son buluyor yaşamı. Halepçelilerin acı dolu gözlerine bakarken aklıma düşüyor Şivan’ın şarkısı: Hey gidi dünya, kime yetmiyorsun?
“Hey gidi Dünya
Zulmü ve güzelliği ile Dünya
Sanki sen insanlara yetmiyor musun?
Sen hoş ve güzel insanlar yaptın, yarattın.
Neden insanların gözleri doymuyor.
Kah senin üzerinde güzellikler yapıyorlar
Kah kara duman ve bulutlar yağdırıyorlar senin üzerinde.
Birbirlerinin soyunu kurutuyorlar.
Hey gidi insan! Senin gözün neden doymuyor?
Yoksa dünya yüzeyi sana yetmiyor mu?
Önceki gün Nagazaki, Hiroşima…
Dün Vietnam’da…
Ve bugün Kürdistan’da
Halepçe az mı sanki?
Yıl 1988 Mart ayı.”[1]

Nurcan Baysal, Eylül 2013, Diyarbakır

As published in Birgün Newspaper on 30.09.2013





[1] Şivan Perwer “Halepçe” şarkısı. http://www.kurtcesarkisozu.com/2012/03/sivan-perwer-halepce-sarki-sozleri.html

No comments:

Post a Comment